Yeme İçme Adabı

Yeme İçme Adabı
15 Kasım 2015
656 kez okundu
Hepimizin pek yakından tanıdığı ayettir: “YİYİNİZ İÇİNİZ FAKAT İSRAF ETMEYİNİZ; Allah israf edenleri sevmez.”

Araf suresinin 31. ayetinin ikinci cümlesinin meali böyle. Kimi meallerde “yiyiniz, içiniz” ifadesi ile “israf etmeyiniz” ifadesi “fakat” ile bağlanmış, az bir kısmında da “ve” bağlacı var.

Anlaşılan o ki “yeme/içme” eylemi ile “israf etme” eylemi arasında bir karşıtlık var ki, “fakat” bağlacı tercih ediliyor. “Yiyin için ama o kadar da değil.” “İsraf etmeyin; yani az yiyin, için…” diye bir zımni cümle saklı “fakat” bağlacını tercihin altında. Hoş; “ve” ile de bağlasak, bizim israf etme/etmeme anlayışımız daha çok nicel düzlemde olduğu için aynı zımni anlamı alırız: “Çok yemeyin, çok içmeyin…” Gereğinden çok yemek ve içmek elbette israf; başka türlüsü söylenemez. Ama, israf etmeyi, çok yeme/içme olarak anlarsak, az yiyip az içenlerin israf etmeyenler olduğunu sanmaya başlarız. Her halükârda az yiyen, az içen “israf etmek”ten kurtuluyor mu? Günde on pirinç tanesiyle doyduğunu söyleyen bir “imansız” israf etmiyor mu sizce? Allahsız yenen her tane, içilen her yudum bir israf değil midir?

İşte yeme/içme adabını anlamak için anahtar soru bu…

“Ham!” diye yediklerimiz, bir çırpıda içtiklerimiz kâinatın son ürünü… “Son ürün”, endüstri mühendisliğinin anahtar kavramıdır. Tüm üretimlerin hedefidir. Bir fabrikanın anlamı, hammaddesi ile son ürünü arasındaki farktan ortaya çıkar. Bir işletmenin varlık sebebi, aldığı hammaddeyi çok daha değerli bir son ürüne çevirmesidir. Hammaddesinden daha değersiz bir son üreten fabrika kapatılır, hiç kurulmaz. Hammaddesine eşit değerde son ürün çıkarsa bile, işletmeler işlemez. Son ürün hammaddeden hem daha değerli olmalı, hem de çok değerli olmalı… Değer katıyor ama yeterince değer katamıyorsa yine o işletme kapatılır.

İnsan, “kâinatın son ürünü”nü ağzında öğütüyor, dişlerinde parçalıyor, midesinde eritiyor. Tüketiyor. Eksiltiyor. Peki ama ne üretiyor? Kâinatın son ürününü hammadesi eyleyen bir “fabrika”nın “son ürün”den daha değerli bir “ürün” üretmeli ki, varlığı anlamlı olsun. İyi ama, kâinatta insanın tükettiğinden daha değerlisi yok ki… Ne üretebilir ki, tüm varlık çarklarının ürettiği en değerli üründen daha değerli olsun… Mümkün değil gibi… Öyleyse, insanın üretebileceği en değerli şey, “hamd”dir, “şükür”dür, ubudiyettir.

Yediğinden ve içtiğinden, hamd meyvesi çıkarmayan, şükür üretmeyen bir insan “israf eder.” Aldığı malzemeyi yerinde kullanmamış olur. Tükettiği hammaddeye hak ettiği işlemi uygulamadan boşa harcamış olur. Kelimenin tam anlamıyla israf eder. Yediğini içtiğini israf etmekle kalmaz, kendi varlığını da boşa çıkarır. Kâinatın çarklarının hep beraber katıldığı “son ürün”e ancak ubudiyetiyle değer katabilir insan. İnsandan beklenen zaten budur; başkası değil.

Bu yüzden, “yiyiniz, içiniz; israf etmeyiniz” ifadesini, “yiyiniz, içiniz ama çok yemeyin, çok içmeyin” diye anlamak doğru olsa da yeterli değildir. Çünkü insan “az” yiyip içse de israf edebilir. Az da olsa yediğinden içtiğinden şükür çıkarmıyorsa, yediğini içtiğini boşa yemiş içmiş olur. Kendine gelen hammaddeden daha değerlisini üretmeyerek, yiyip içtiğine de kendine yazık etmiş olur. Ayet, “Yiyiniz, içiniz ve yediğinize içtiğinize şükredin, yiyip içtiğinizden ubudiyet üretin” diye de okunmalı, değil mi?

Üstelik bu ayetin anlam nehrine daha çok bakış borçlu olduğumuza dair asıl sürprizi en sona sakladım. “Yiyiniz, içiniz; israf etmeyiniz…” cümlesinden hemen önce, “Ey Âdemoğulları, bütün mescitlerde zinetinizi takınınız.” diye meal verebileceğimiz bir cümle daha var.

Alışıldık haliyle hutbelere kadar taşınan bu cümlenin “camilere temiz çorap ve elbise ile girmek” olarak anlaşıldığı/anlatıldığı malumumuz.

Ancak ayete dair böylesi kısıtlayıcı ve pratik bir anlam yakıştırmanın şu soruları gözden kaçırdığı muhakkak:

1. Bu ayet Mekke’de inmiştir; ayetin indiği sırada kirli ya da temiz çorap ve elbiseyle girilecek bir “mescit” ya da “cami” yoktur.

2. Ayetin hitabı “ey iman edenler” değil, “ey Âdemoğulları”dır; oysa camiye nasıl girileceği sadece müminlerin meselesidir. “Ey Âdemoğulları…” hitabı bütün insanlığı ilgilendiren daha temel bir sorundan söz açıyor olmalı.

3. Eğer bu ilk cümleyi camilere temiz elbiseyle girmek diye anlamamız doğruysa, camilere girdikten hemen sonra işin yeme içmeye getirilmesi biraz tuhaf değil mi? Hayırdır; camide mi yememiz içmemiz isteniyor yoksa?

Öyleyse, vahye yaklaşırken, kendi zihnimizde oluşturduğumuz kalıpları bir kenara koyabilmemiz gerekiyor.

Bu ayetin anlam alanına girerken “mescit” tabiri üzerindeki dar algımız aklımızı çeliyor. Oysa “mescit” “secde etme” eyleminin anı/mekânı/hâli ile ilgili soyut bir anlam taşıyor olmalı zihnimize. Yani, “Allah’a (secde edercesine) itaat ettiğiniz her anda, her yerde, her halde “zinetlenin”/“süslenin” diyor ayet… Bir de “süslenmeyi” güzel giyinmeye kilitlemesek… Azıcık düşünsek, bir insan eylemini “süsleyen” nedir diye?

Misal:

Kalıbınızla yaptığınız bir işe kalbinizi de katıyor musunuz? Katmıyorsanız, “zinetsiz” bir eylemdesiniz.

Bedeninizle katıldığınız bir eylemin yanında ruhunuzla da bulunuyor musunuz? Bulunuyorsanız eyleminiz “süslü” demektir.

İnsanın ameline imanı süstür. İnsanın eylemine gönlünü de katması eylemini güzelleştirir. İnsanın Allah’a itaatini, içinden gelerek, şükür duygusuyla, minnettarlık mahcubiyetiyle, iyiliğe karşılık verme aşkıyla yapması “mescid”ini, yani itaatlerini zinetler.

Sözü yeme içme edebine getirelim şimdi:

Âdemoğulları zaten yer içer. Allah “yiyin için!” demese de yer içer. Başka seçeneği yok ki… Ama yeme içme mecburiyetini Allah’a şükür ve minnettarlığını ifade etme vesilesi haline getirirse, yeme içmesi zinetlenir, süslenir.

Ekmeğinden şükür üretirse, ekmeği güzelleşir, ekmeğine yeni değerler katar. Böylece insanın kendisi de güzelleşir. Sadece yediğini içtiğini değil kendisini de israf etmemiş olur. Allah kendilerini israf edenleri, boş yere harcayanları, hamd etmeyerek kendini ıskartaya çıkartanları sevmez ki…

Değil mi?

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Eylül 2010 sayısında yayınlanmıştır